Skip to content

Diyarbakir Zindani

Narrow screen resolution Wide screen resolution Increase font size Decrease font size Default font size
Ana Sayfa
Faşizmin Yuvası PDF Yazdır E-posta

 Roza N. Legere / Faşizm her zaman bedene yönelik en akli saldırı olmuştur, amacı bedeni sonsuzca öldürerek ölmeyen şeyi ele geçirmektir. Deneysel fantezilere meraklı faşizmin, Diyarbakır Cezaevi’nde yaptığı işkenceler de, “birini öldürmeden en fazla kaç kere daha öldürebiliriz”in araştırılmasıydı herhalde. Yakın zamanda gösterime giren Çayan Demirel’in son belgesel filmi “5 No’lu Cezaevi”,  1980 ve 1984 yılları arasında, darbe süreci Türkiye’sinde Diyarbakır Cezaevi’nde tutulanlara yönelik işkenceler ve saldırılarla ilgili.

 

 

Faşizmden daha tehlikelisi, değiştiğini söyleyen bir faşizmdir; faşistin düşüncesinde bunun anlamı, faşizmin de evrilmesi gerektiğidir. Düşüncelerdeki ani kayboluşlara bedenler bile çözüm bulmakta güçlük çekerken, faşist düşünceler de kendileri için yeni biçimler arayışında. Zaman değişirken; hız yavaşlık, yaşam ölüm, uzay mekân gibi güçlerin algısında kırılmalar da oluyor. Havada sadece imajlar veya anılar uçuşmuyor artık, zamanlar da uçuşuyor. Dünya kendi iç yoksulluklarına doğru iyice sıkışırken, maddeyle yaşam arasında, ölçülerden kaçan hızlarda tuhaf bileşimler oluyor. Kapitalist döngü ise bizzat döngünün değişmesi gerektiğini hesaba katmak üzere. Mücadele tarzları yerel ve tekile doğru bütün dünyada yayılıp kavramsallaşırken, eskinin güçlü kavramları da yüksek ateşte eritilip, devingen ve yaratıcı düzlemlerde yeni silahlara dönüştürülüyor. Tarih ise araştırma çizgilerinin yoğunluğundan dolayı kararmış, iç içe geçmiş kötü resimler gibi resmi bize veremiyor, olayları süreleri içinde kavrayamadığından hiçbir işe de yaramıyor; ama yine de tarih, tarih dışı bir anlayışı da henüz hazmetmediğinden, kitaplarda, bilinçlerin müzelerinde görüşe açık halde hâlâ. Bizim tarihimiz ise capcanlı, mezarların içi kan dolu, kendi evlatlarının kanıyla doldurulmuş mezarlar, sebze meyve tarlalarının altına gömülerek canlı bırakılmış binlerce cesetle dolu…

 

12 Eylül üzerine çok konuşulup yazıldı ama bir türlü de geçmişten kopup gitmiyor. Siyasalın, söylemin lehine sürekli beslendiği bu atıl alan, bugün bile hayatın ortasında tutuluyor, öyle ki yeni bir darbenin maliyetli yüküne karşın, darbenin hep yeniden üretilen imgesiyle özgürlükler kısıtlanıyor. Olanların sorumluları da bugünün “aydınlık” ve “genç” kuşakları tarafından korunmaya alınmış gibi. Bugünün siyasal erkinin ataklarının da amacı demokrasiyi güçlendirmek değil, daha çok “gerçek iktidar”dan kendisine düşen payın artması. Suçun kesinliği ve “gerçek iktidar”la kökensel ilişkisi sorumlulara sorumlulukları yüklemeyi gereksizleştiriyor. O yıllarda pek çok şey olduğu gibi birçok şey daha oldu, herkesin bildiği ama bizzat bilgiyle de iyice üstü örtülmüş şeyler. Yeri geldiğinde ölüm dediğimiz, yeri geldiğinde daha da fazlasıydı dedikleri. Ama şu kesin ki, deneysel şeyler de oldu, hem fantastik hem de yeni faşist icatların yaratıldığı bir dönemdi, ve dönem hâlâ sürmekte gibi; bir şeyler devam ediyor. Çayan Demirel’in yeni belgesel filminde, Kenan Evren’in “modern” dediği anlamda bir şeyler; hani, “modern bir cezaevi gerekli oldu, biz de Diyarbakır’ı kurduk”, dediği gibi. Zaten cumhuriyet de eskiden beri hep modern olmaya çalışacak bir çağdaşlık değil miydi? Ne olduğunu bugüne kadar kimse tam anlamadıysa da, neler olduğunu, modernin ne anlamlara gelebileceğini, başımıza neleri getirdiğini, kısacık tarihimiz içinde defalarca gördük. Ölümlerle beslenen, yaşamlar kusan modern bilincin ara sıra  faşistliği de tutup insanı insanla kesenle deneyler yapması da bildik bir şey artık. Faşizmde bile bitmezdi faşistin arzuları, nerde duracağını bilemediğinden sapmaları en uçlara kadar gidebilirdi, üstelik her seferinde kurbanlarını da şaşırtırdı; gerçekten de ne yapacağı belli olmazdı faşizmin, bazen “insancıl” yönünü gösterip bilimler icat eder, bazen de bir resimde kırmızı boya yerine taze insan kanı kullanabilir; onun için sorun daha gerçekçi olmak belki de: faşizm, gerçeği hep özünden yaralar. Bunlar bile pek ilgi çekici değil artık, hem sonra Evren Paşa resimlerine emekliliğinde devam ettiğinde, resimlerinde, zamanında Diyarbakır Cezaevi’nde kalan çocukların ölümlerinden ilham da almış olabilir. Kendi darbesinden sonra bir çırpıda inşa ettirdiği Diyarbakır Cezaevi için modern diyordu o. Bizde, modern denilen şey asla bizim anladığımız bir şey olmadı, ama hep başkomutanların anladığı anlamda bir şeydi. Bunun ne olduğunu, kafası karışık zihniyetin kafasının içinde neler olduğunu neler döndüğünü ise kim bilebilir ki?

Türkiye’nin demokrasi tarihi, hep bir devlet tarihi gibi de düşünülebilir, ama gerçekte hep kötü ressamların tarihiydi: Sanata düşman, renklere düşman, yaşama düşman, insana düşman tipler: Ve tabii ki Batı aklının kırbaçlarından yediği darbeler yüzünden hınçtan oluşmuş bir bilincin tarihi. Doğumu bitmeyen bir cumhuriyetin, kendi sanrısal büyüklük imgesine yönelik patolojik saplantısını en iyi bu küçük ressamlar gösterir. Ama, patolojiye indirgemeyle bunları aklamayı hiç düşünmüyoruz, onlar en baştan beri ne yaptıklarını çok iyi biliyordu, öyle ki mahdumları bu bitmeyen doğumu tamamlamaya çalışıyor gibiyse de, gerçekte, doğum her yönden zıvanadan çıkacaktı. Bir gecede karanlık tüm gündüzlere çöküp hayatın tüm köklerine saldırmaya başladığında, duyulan sesler, Diyarbakır Cezaevi’nden gelen inşaat sesleriydi. Modern bir şeyler oluyordu ülkede; insanların dünyalarına evrenin kara delikleri musallat olmuştu. Ceza, yasa, adalet, beden, ölüm, bok, ruh, kan, kurşun ve diğer her şey birbirine karıştığında bile bu ülkede resim sergileri hiç eksik olmayacaktı: Darbeler ve fırça darbeleri eş zamanlı çalışıyordu.

Faşizm her zaman bedene yönelik en akli saldırı olmuştur, amacı bedeni sonsuzca öldürerek ölmeyen şeyi ele geçirmektir. Deneysel fantezilere meraklı faşizmin, Diyarbakır Cezaevi’nde yaptığı işkenceler de, “birini öldürmeden en fazla kaç kere daha öldürebiliriz”in araştırılmasıydı herhalde. Yakın zamanda gösterime giren Çayan Demirel’in son belgesel filmi “5 No’lu Cezaevi”,  1980 ve 1984 yılları arasında, darbe süreci Türkiye’sinde Diyarbakır Cezaevi’nde tutulanlara yönelik işkenceler ve saldırılarla ilgili. Bu film, döneme karşı düzlemde bir bakış. Askeriyle, gardiyanıyla, hakimiyle, doktoruyla herkesin birlikte, örgütlü ve sistemli gerçekleştirdiği bu saldırıları yaşayan tanıkların anlattıklarını dinleyebilmek pek öyle kolay değil. Röportajlardan anladığımız kadarıyla orada gerçekleşen direnişin gücü de inanılmaz derecede çok büyük. Böyle bir direniş de bu olay içinde bir başka resme karşılık geliyor: Direnme eylemlerinin gücü ve ayrıca neleri doğurabileceği. Çayan Demirel, filmini “tarihin şen çocuklarına” adamış. Daha suçla suç olmayanı ayırt edemedikleri yaşlarda tutuklanmış yüzlerce insan, cezaevlerinde aynı anda suça, adalete, cezaya ve işkencelere maruz bırakılmış. Negatif bir mutlak olarak yargı, bu insanların bedenleri ve ruhları üzerinde suçu sabitlemenin yollarını aramıştır. Daha başladığı noktada işini bitiren yargı, suçların tersten okunması olarak yasaya sırtını dayarken, insanların düşünceleri ve yaşamları arasında bir dava yaratarak “suç”tan taraf  olmuştur. Günümüzde bu yargılama, diğer uzantıları aracılığıyla, simgesel düzlemlerde, insan ve haklar arasında uydurma sentezler oluşturarak suçu daha da mutlaklaştırmaktadır. Yargı bu toplumun zihninde kendini güvenceye almıştır. Bir toplum ki, bizatihi insanın ihlal edildiği, organik sürekliliğin her biçimine saldırının sürdüğü; bir toplum ki, kendi içine kapanıp öylesine büzüşmüş, sanki yaşayan tek şey bu kötülüğün kendisiymiş gibi. Çiçeklere sahip çıkanlar da, hep gün gelir, bir filmin konusunun gölgesinde bile kalacak olan tarihin direnişçi ruhları olmuştur. Onlar ki tarih boyunca hep şendiler, erdemden yana hep ötelere attılar kendilerini, bazen öldüler bazen de dirildiler. Tanıklardan konuşanlar tarih içinde insanın direnişinin sürekliliğini sağlayan binlerce kişinin sadece şimdideki sözcüleridir. Bu film de bu uzun hareketin sadece bir sekansıdır. Filmde kardelenleri de görmek şaşırtmıyor bizi. Kadınlar ise her zamanki gibi bedenlerinden öne atılarak, direnişin simgesi olan çiçekleri dışarı çıkarmışlar.

Filmin bize verdiği şey, yaşamın direnmekten güç aldığı ve direnmenin ise yaratıcı bir atılım olduğu; çünkü direnmek yaratmaktır, bütünüyle ölüme direnir. Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nden, direnişin ve eylemin gücü zindanlardan herkesin sağ çıkmasını sağlayamadıysa da, ölen bedenlerle ölmeyen bedenlerin ortak direnişi sayesinde yaşam kurtulmayı başarabilmiştir, tanıklar bunun kanıtıdır. Cezaevinin, Diyarbakır’ı Türkiye’nin aleyhine nasıl içten beslediğini zaman içinde gördük, görüyoruz. Diyarbakır Cezaevi eğer hiçbir işe yaramayıp yine de bir işe yaramışsa o da siyasal hareketlerin dönüşümleri üzerindeki belirgin etkisidir. Diyarbakır kurulmuştu bir kez, dolayısıyla onsuz düşünülemezdi artık. Barışçıl yaşamaya ihtiyacı olan bu karışık toplum için Spinoza’nın bir deyişini hatırlatırsak: “Barış savaşın yokluğu değil ruhun kuvvetinden kaynaklanan bir erdemdir.” İnsanın çizgisinde ruhtan ruha sürekliliğin direnişlerle geleceğe sıçraması geçmişteki sürekliliğin hep yeniden sağlamlaştırılmasıyla olur. Bu yüzden belleğin bir zamanı yoktur; bellek, eylemek için düşünmektir, algıyı tüm zamanlara yaymaktır. Çayan Demirel bu filmiyle gerçekliğin deviniminden, felaketin sürekliliğinden, unutuşun sonsuz suskunluğundan kaçmaya çalışan insan tinine bir aralık açar, ona bir soluk verir.

 
< Önceki   Sonraki >