|
Orhan Miroğlu / Geçenlerde katıldığım bir televizyon programında, Başbakan’ın grup konuşmasına ağladığımı söyleyince, diğer katılımcıları bir hayli şaşırttım. Onlar reel-politiği konuşmaya gelmişlerdi. Bu reel-politiğin bir ucunda Amerika bir ucunda da Ortadoğu’nun petrolü ve doğalgazı vardı. Kürt sorununda entelektüel çapta söz sahibi olmak bu meseleleri buralardan görmeye bağlıydı.
Ve işte ben bunu göremediğim gibi, oturup bir de Başbakan’ın konuşması beni ağlattı diyordum. İçlerinden biri “Kasımpaşalı, Orhan Miroğlu’nu da ağlatabilmişse, işimiz var” anlamına gelen bir takım sözler sarf etti. Eğer hayatınız boyunca hem fikirlerinizden hem de etnik kimliğinizden ötürü çok acı şeyler yaşamış ve bununla da kalmayarak, başkalarının korkunç acılarına tanıklık yapmak zorunda kalmışsanız ağlamak rahatlatır sizi. Acınıza iyi gelebilir. Bu durumda cenazesi Kocatepe Camii’nde kaldırılan ve tanımadığınız Yozgatlı bir ölü askere de ağlayabilirsiniz, çatışmalarda can veren Hakkârili bir PKK’liye de. Yeri geldiğinde Halepçe’ye de ağlarsınız, Madımak’a da. Uğur Mumcu için de gözyaşı dökersiniz, Musa Anter için de. Diyarbakır cezaevinde yaşamışsanız, bu cezaeviyle ilgili duyduğunuz her haber içinizi titretir. Burada yaşananlar hakkında bir şeyler anlatmak istediğinizde, boğazınıza bir şeyler düğümlenir. Diyarbakır cezaevini yazmam gerektiğinde, bu etnik hınç ve öfkenin mekânını bu sözlerle ifade ettim hep: Beş Nolu Bellek. Burayı yıkıp okul yapacaklarmış, okulun yanına da olabilirse eğer bir anıt. Diyarbakır cezaevi hakkında bu kadar kolaylıkla ve kimseyle müzakere etmeden karar vermek çok vahim bir şey. Sayın Mehdi Eker Diyarbakırlı bir politikacı. Bu cezaevinin Kürtler için ne anlama geldiğini çok iyi bildiğinden eminim. Sonra Diyarbakır cezaevine ne olacağını karar vermek için sadece Diyarbakır sivil toplum güçlerinin fikrini almak da yetmez. Binlerce mağduru var buranın. Televizyonda izledim, yemekli bir toplantıda Bakan kararı açıklıyor, insanlar alkışlıyorlar Bakan’ı. Neyi alkışladıklarının farkındalar mı, emin değilim. Diyarbakır cezaevini yıkıyoruz, ocuklarınıza okul yapıyoruz açıklamasını Diyarbakırlılar alkışla karşılamaz. Babalarının, dedelerinin, annelerinin işkence gördüğü bu mekânın yerine kurulacak okulda çocukları nasıl eğitim alacaklar? Karara itirazlar başladı bile. Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi tutuklularından Nuri Sınır, Haluk Yıldızhan, Cabir Yolbaş, Erdem Gencan, Hasan Dağtekin, M. Can Azbay, İsfendiyar Eyüboğlu, Recep Maraşlı, Mesut Baştürk, Nezir Çetin, Faruk Altun, dün bu konuda bir açıklama yaptılar. Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi fizikî yapısıyla “Demokrasi ve İnsan Hakları Müzesi”ne dönüştürülmesi gerekir deniliyor açıklamada, ki çok doğru. Açıklamada geçen şu cümleler kanımca herkesi düşündürmelidir. “Eğer tarihi, hafızalardan unutturarak silmek amaçlanıyorsa bunun büyük bir yanılgı olduğunu söyleyebiliriz. Toplumlar tarihleriyle ancak yüzleşerek; korkuları, acıları ve utançlarıyla hesaplaşarak barışabilir. Marifet, bunca şeye tanık olmuş, onlarca insana mezar olmuş, bir döneme damgasını vurmuş bir cezaevini yıkarak unutturmak değil; marifet bir daha tekrarlanmamasını sağlamak için aksine koruyarak hatırlatmaktır.” Kürt sorununu çözmek istiyorum, gelin müzakere edelim diyen ve çok da iyi eden bir hükümet Diyarbakır cezaevi için böyle bir kararı nasıl alabiliyor, anlamak çok zor. Ben burada yattım. Payıma ne düştüyse artık, işkence, aşağılanma, onur kırılması her şeyi yaşadım. Kaldığım koğuşların ve boşluklarında esas duruşta volta atarken gökyüzüne bakmanın bile yasak olduğu havalandırmaların bir gün yıkılıp gideceğini görürsem, belleğimin çok acıyacağını hissediyorum. Ben bu havalandırmalara şimdi özgürce gidip, gökyüzüne bakmak, koğuşlarının penceresinden güneşin, karın, yağmurun yağdığı zamanları görmek istiyorum. Burada veremden, işkenceden ölen arkadaşlarımın adlarını fotoğraflarıyla beraber cezaevinin her yanına asmak istiyorum. Bu karar bize unutmamızı salık veriyor. Yani Diyarbakır cezaeviyle yüzleşmeyecek ve burada yapılanları unutacağız. Çünkü eğer unutmayacaksak, insanlığa karşı işlenmiş suçların bu mekânını yok edemeyiz. Bu cezaevi, her şeyin delili olarak duruyor. İş makineleri çalışmaya başladığında, bu delillerin, izlerin hiç biri kalmayacak. Geçmişle hesaplaşma kültüründen değil, unutma kültüründen beslenen bir tutumu var Türkiye’nin. Acı çekenler ve yas tutanlar kendilerine ait bir dünyada yapayalnızlar. Toplumsal statüye, etnik kimliğe, yaşananlara ait anılara ve acı veren bir belleğe sahip olma ve siyasal inanç gibi etkilenmelerle, geçmişle yüzleşme konularında çok farklı tavırları gözlemek mümkün. Orhan Miroğlu Başbakan’ın konuşmasına nasıl ağlar diye bu yüzden hayret ediyor, Diyarbakır cezaevini yıkarak okul yapmayı iyi bir iş sanıyorlar. Ne çok iyileşecek yaralarımızın olduğunu, kabul edelim ki, yeni konuşmaya başladık. Geçmişle yüzleşme ve geçmişle hesaplaşma, her şeyden önce, ‘iyileşecek yaraları olduğu sürece geçmişin bugün olarak kalacağına’ inanmak ve bu yaralı geçmişle yüzleşmeye razı olmak demektir. Geçmişle yüzleşmek, hafızamızın ‘duygumuz, tutarlılığımız, aklımız hatta eylemimiz’ olduğuna ve onsuz bir hiç olduğumuza inanmak demek. Oysa Bellek, hafıza, unutmak, unutturmak, geçmişi sorgulamak, toplumsal hafıza- ulusal hafıza gibi kavramlar siyasal hayatımıza son birkaç yıldır ve yeni girmiş kavramlar. Yaşadığı tarihsel deneyimlerden ve olaylardan kaynaklanan ağır travmaların olduğu ve bu travmaların ateşlediği şoven-ırkçı siyasal tercihlerin birarada yaşama kültürünü tehdit ettiği, yakın tarihinde de iki askerî darbe ve hâlâ devam eden bir iç savaş yaşamış bir ülke Türkiye. Hakikatle gerektiği gibi yüzleşmemiş, susmayı tercih etmiş, hakikatin acısına katlanmayı göze alamayan bir siyasal kültürün yerine, adil ve demokratik bir hukuk devleti için, geleceğe ulaşabilmek için, insan onuruna saygıya dayalı bir kültürün güçlenmesi gerekiyor. Diyarbakır cezaevi hem bir milat hem de keşfedilmeyi bekleyen çok iyi bir siyasi laboratuardır.. Beş Nolu Belleği yıkmamalı, onunla yüzleşmeliyiz. BİR NOT: (Milliyet’ten Belma Akçura’nın haberi gayet iyiydi. Görüş aldığı hemen herkes, bu cezaevinin bir bellek müzesi, bir hafıza müzesi olmasını istiyordu. Dostum Feridun Yazar hariç! Yazar, hem cezaevi yıkılsın filan diyordu, hem de açılıma karşı olduğunu ifade ediyordu. Bu işte bir yanlışlık olmalı dedim içimden. Benim tanıdığım Feridun Yazar açılıma karşı olmaz, bu cezaevinin okul yapılmasına da karşı çıkar. İşin doğrusu sonradan anlaşıldı. Meğer Belma telefon çevirirken bir numarayı yanlış çeviriyor ve karşısına MHP’den Silifke belediye başkanlığı yapmış Ahmet Sadık Avcı çıkıyor. Başkan Avcı’nın tahmin edebileceğiniz görüşleri de Milliyet’e Feridun Yazar’ın görüşleri olarak yansıyor. Durum düzeltildi gerçi ama, Feridun Taraf okurlarının da bilmesini isteyip rica edince bu notu düştüm.) ORHAN MİROĞLU (Arşivi) 12 Eylül'le hesaplaşmak için, Diyarbakır Askeri Cezaevi dosyası açılmalı. Bu cezaevinden sağ-salim kurtulanlar, artık ortak bir belleğe sahiptirler. Tıpkı Gulag gibi, bu belleğe, 'kolektif, geleceğe taşınabilen ve hak talep eden bir bellek' olması nedeniyle 'Beş Nolu Bellek' de diyebiliriz. Beş nolu cezaevinde kısa sayılmayacak birkaç yıl kaldım. Burada yaşananları, yazıya dökmek çok zordu, yine de birçok arkadaşımız bu zorluğu denedi. Hasan Cemal 'Kürtler' kitabına yazdı. Bir bölümünde beş nolu cezaevinin de anlatıldığı, bir anı-roman yazdım (1). Ama bu 'mekânla' ilgili tanıklığımın ve yazacaklarımın bu kitapla bittiğine hiçbir zaman inanmadım. 'Beş nolu belleğe' borcum var hâlâ. Burada okuyacaklarınız bu borca bir sadakatten ibarettir: 'Gözlerimizi, kalın bezlerle bağladılar. Gözaltında tutulduğumuz Kurdoğlu'ndaki koğuşlardan bizi bekleyen cezaevi aracına bindiriliyoruz. Basamakları teker teker çıkıp cezaevi aracının içine giriyoruz. Hiçbir şey görünmüyor. İçerisi karanlık ve sıcak. Son tutukluyu da içeriye alıyorlar ve aracın çift kanatlı kapısı üstümüze gürültüyle kapanıyor. Karanlıklar içinde başlayan yolculuğumuz çok sürmüyor, cezaevine varıyoruz. Ancak binlerce kişiden duyulabilecek bir insan uğultusu karşılıyor bizi. Aracın motoru susuyor. Teker teker aşağıya indirildikten sonra, karanlık koridorlardan geçip sıraya diziliyoruz. Göz bağlarımızı burada çözüyorlar. Koğuşların koridorlara bakan gözetleme mazgallarından aralıksız marş sesleri yükseliyor. Binlerce kişi, bir ağızdan ama farklı marşlar söylüyor. Hiç durmuyor, bir marş bitince bir diğerine başlıyorlar. Artık her şey emirle. Durmak, yürümek, öksürmek ve kaşınmak, her şey emir-komutayla. Kısa süren bir sessizlik anından sonra grubumuz yeni bir komutla harekete geçiyor: - Koğuşşş! Yerinde sayyy! Cezaevi bu komuttan sonra gümbür gümbür yankılanıyor. Binlerce ayak beton zemine durmadan inip kalkıyor. Sorguda teypten dinletilen çığlıklara ve feryatlara çok benzeyen ama onlardan daha sahici ve canlı feryatlar duyuluyor. Çok geçmeden cezaevinin bütün gardiyanları başımıza toplanıyor. Bizi çok bekletmiyorlar. Bir gardiyanın elinde boksörlerin giydiği eldivenlerden var, sert bir emir veriyor: - 6. koğuşa! Marş marş! Burası hücrelerin olduğu koğuş, 35 var bir de. Her koğuş dört katlı ve her kat on hücreden ibaret. Gardiyanların arasında asteğmenler ve teğmenler var. Ama askeri bir hiyerarşi yok gibi aralarında. Ellerinde, Kristin Haydar, Ajda Pekkan, Müjde Ar gibi adlar taktıkları düzgün kalaslar, coplar ve yeşil ağaçtan kırbaçlar var. Arama için, üstümüzdeki her şeyi çıkarıyoruz. Soyup çıkardığımız paltolar, gömlekler, ceketler, pantolonlar, ayakkabılar astarlarına varıncaya kadar sökülüyor. Gardiyanlar birinin çantasından traş sabunu ve diş macunu çıkınca -yasak bunlar- önünü kesip yakalıyor. Domalması emrediliyor. Sonra da yüzüne macunları sıkmaya başlıyorlar. Yüzü farklılaşıyor bir anda, bir sirk palyaçosuna dönüşüyor. Kalan macunları, yere, beton zemine sıkıyorlar. Onu yüzüstü yatırıyorlar ve yalamasını emrediyorlar. Tutuklu, beton zemine sıkılan diş macunu ve traş kremini bir anda yalayıp bitiriyor. Sonra uzun bir dikkat sesi duyuluyor. Feryatlar, yalvarmalar, canhıraş bağrışmalar o anda bıçak gibi kesiliyor. Esas duruşa geçip gözlerimizi 36. koğuşun kapısına dikiyoruz. Güvenlik amiri, Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran giriyor kapıdan. Parmaklarını şakırdatıp duruyor. Üstünde hafif ıslanmış bir yağmurluk var. Tutuklulardan tekmil almaya alıştırılmış Co adındaki köpeği önde, yüzbaşı arkada, çırılçıplak ve esas duruşta bekleyen tutuklulara doğru ağır adımlarla yürüyorlar. Yüzbaşıya tekmiller veriyoruz sırayla. Adımızı ve memleketimizi yüksek söylüyor, sonra da onun 'emir ve görüşlerine' hazır olduğumuzu haykırıyoruz.. Tekmiller bitince 'Çocuklara banyo yaptırın!' diyor yüzbaşı. İçi lağım sularıyla doldurulmuş hücreye yatırılmak anlamına geliyor banyo. Herkesi sırayla pislik dolu hücreye ağzı yüzü görünmeyecek şekilde yatırıyorlar. Öğle vakti başlayan cezaevine hoşgeldin merasimi nihayet akşam saatlerinde bitiyor. Utançtan kimse kimsenin yüzüne bakamıyor. Gardiyanlar hiçbir şekilde gerçek bir ad kullanmıyorlar ve aralarındaki iletişimi kod adlarıyla sağlıyorlar. Bizimle olan tümüyle emir-komuta ilişkilerinde ise zaten bir ada gerek yok. Çünkü onlar bizim için emirleri yerine getirilen birer komutandılar. Kod adlarını ise kısmen biliyorduk artık: Mekânsız, Gaddar, Boksör, Maykıl, Pele, Gestapo, Abla Çocuğu Ferdi. Merasim bitince, en fazla üç beş kişinin sığabileceği bir hücreye 27 kişi balık istifi sığdırıldık. Giysilerimizin, ayakkabılarımızın her bir parçası bir yerde kaldı. Gardiyanlar hücrenin kapısını tekme tokat zorlukla kapattılar. Çıplak bedenlerimiz birbirine temas ettikçe ahlar vahlar başlıyor, kimse kalçalarının üstüne oturmak istemiyordu. Gece yarıları bazen çaresiz insanların çığlıklarıyla uyanırdık. Ama kimse korkudan gözlerini bile açmazdı. Olup biteni, kulak kabartır dinlerdik. Bir gece birini tek başına getirdiler. Hücreye gelmeden önce olan olmuştu ve sesi bir hırıltı gibi çıkıyordu. Galiba ellili yaşların üstündeydi Uyuşturucu ticareti yapmakla suçlanıyordu ve bir gazetede Ermeni asıllı olduğu yazılmıştı. Oysa Liceli bir Kürt'tü. Bir ara kendine gelir gibi oldu ve inlemeye başladı: -Xwedê, Xwedê ma qey me Mehemed kuştiye? (Tanrım, suçumuz Hz. Muhammed'i öldürmek mi!) Onu ikinci hücreye koydular. Sabah mesai başladığında başına geleceklerden habersizdi. Gün ışırken bütün blok gardiyanları kaldığı hücrenin önüne üşüştüler. ME -adı buydu- , titrek ve yorgun sesiyle tekmil veriyor, her tekmilde ağlamaklı oluyordu. Soyunmasını emrettiler. Önce pantolonunu sonra da donunu indirdi. Yüzbaşı Esat Oktay da geldi onu görmeye ve dedi ki, 'bakın yüzlerce PKK'li burada, ama hiçbiri bu adam kadar tehlikeli olamaz.' Bu sözler ME için ölüm fermanı gibiydi. Ne yapacaklardı acaba, merakla bekliyorduk. Kısa bir ip bulup getirdiler. Bir ucunu ME'nin cinsel organına bir ucunu da hücrenin demir parmaklıklarına bağladılar ve ona emirler vermeye başladılar: - Sağaa dön! Solaa dön! Geriyee dön! ME hiçbir yere dönemiyor, sadece ağlıyordu. Gardiyanlardan biri duvarlara sloganlar yazmak ve tablolar yapmak için kullanılan yağlı boyalardan getirdi. Kırmızı, beyaz, yeşil, mavi ve sarı renkli boyalarla ME'nin parmaklıklara iple bağlı cinsel organını fırça darbeleriyle boyamaya başladılar. O günün eğitimini böyle bitirdi ME. Sabaha kadar inledi ve Allah'ı çağırdı durdu. Yazık ki bunun ME'ye hiç yararı olmadı. Sabah onu hücreden çıkardılar. İkinci kata bir zincir fırlattılar. Zinciri ikinci kattaki hücrenin demirlerine bağlayıp öbür ucunu aşağıya sarkıttılar ve ME'yi ayaklarından bu zincire başaşağı astılar. Sonra da ME'nin boşlukta ölü gibi sallanan çıplak bedeninin başına toplandılar. Bazı gardiyanlar onu V harfine bazı gardiyanlar da T harfine benzetip bu minval üzere bir tartışma başlattılar.' 1. Dıjwar-Onlara Dair Her Şey (Avesta Yay. 2004) bu yazı, kitabın 116 ve 126. sayfaları arasında yer alan bölümün yeniden kaleme alınmış hali.
Zulmün artsın ki...
Yaşar Kemal'in dediği gibi 'zulmün artsın ki tez zeval bulasın'. Faşist rejimler için tek temenni bu olabilir herhalde. Bu arada yazıda adı geçen yüzbaşının başına kötü olaylar geldi ama bu kimseyi üzmedi. Yazan : nizamettin aydın selam söylenecek çok fazla birşey yok bujuvazi ve onu koruycu köpeklerinden başka birşey beklenemzdi zaten. sorun bizlerde onların bizlerden nefret ettigi kadar bizler onlardan nefret ediyormuyuz bu soruyu birkeredaha sormak lazım kendimize. keşke herkes buinsanların (aslında bunlara insanda denilmez ya) gerçek yüzlerini açıgıa çıkarmak için çalışsa.sizlere teşkür borçluyuz mücadeleniz mücadelemizle sürecektir. bir işçi Yazan : diyarbekir kalesi
Diyarbakır zindanı insanlığın belleğinde kara bir leke olarak kalmaya devam ediyor. Ve bütün yüzleri ile deşifre edilmese, mağduriyetleri giderilmezse bir sızı olarak kalmaya devam edecek. Bugün bahsedilen kürt sorununun çözümün nasıl olması gerektiği ve yapılmış olan yanlışların anlaşılacağı yerlerden biridir bu zindan. Orada yapılanlar ve asıl olarak ne olması gerektiği soruları ve cevapları bu asıl problemin çözüm anahtarıdır aslında. PKK' in o dönem (şimdi dahil) neden bu kadar bölgede tutulduğunu ve büyümesini zindan da yapılanlar açıklar. Hasan Cemal in Kürtler kitabında yaşlı amca tepkisini "çıktığımda genç olsaydım dağlara çıkardım" olarak veriyor. Nitekim genç olanlar böyle yaptı. Nerede hata yapıldığı yeterince açık değil mi? İlahi adalet... Evet, acı,ıstırap,işgence... Bunların yapanların çoğu vatan uğruna yaptıklarını zanediyorlar,hayır vatana en büyük zararı onlar vermiştir bence. Onlar sadece egolarını tatmin etmeye çalışan piskopatlardır. Ve onları ilahi adaletle başbaşa bırakıyorum... işkencenin resmi
darbeyi haklı çıkarmak için bir ülke ancak bu kadar güzel karıştırılıp kardeş kardeşe kırdırılabilir.bu anlamda o katil çok başarılı oldu ve egosunu binlerce güzel ülküsü olan genci darağacında sallandırarak tatmin etti.Yaşı küçük olduğu için asamadığını bütün unsurlarını kullanarak yaşını 18 yapıp katlettiler.Bu ülkenin çocuklarıydı hepsi tertemiz güzel amaçlar peşinde koşan.Ama katilleri ortalıkta gururla salınıp yine olsa yine yaparım diyebildi ve apolitik ,anlamlı birşeyler üretemeyen,düşünmeyen,sorgulama yetisinden yoksun bir grup asalak üniversiteli tarafından alkışlandı.Hemde savaş suçlularının insanlık mahkemelerinde yargılandığı bir süreçte.O her şeyi düşünmüştü kendini 15.maddeyle güvenceye almış ve halka kabul ettirmişti.Ya halkın vicdanında kendini nasıl aklar ve işkencenin resmini çizebilirmi acaba. Yazan : insanlık ayıbı
sayın miroğlunun yazdıklarını okuyunca aklıma türkiyede hemen hemen seyretmeyenin kalmadığı "kurtlar vadisi ırak" filmi geldi. Bildiğiniz gibi o filmde ABD'nin masum sivillere yaptığı işkenceler anlatılıyordu ama ne yazık ki bizim ülkemizde zamanında yapılmış ve hala devam eden bunca işkence ve zulum görülmüyor. keşke bu zulum görülse ve yapanlar bu dünya da cezalarını bulsa(eminim diğer tarafta bulacaklar zaten). Bide çıkıp bu insanlar vatan haini demezler mi (türkiyede yaşayan türkler hariç diğer bütün halkalar gibi kürdler için de), neyiniz eksik demzler mi? ben de onlara soruyorum neyimiz tam ki? Yazan : şiddet şiddeti
şiddet şiddeti doğuruyor sanki.o yıllarda bu günkü gibi terör mü vardı sanki...bu işkencelerden bu şiddetten doğdu çoğaldı ve bu noktalara geldi... artk yeter.... bakın dünden bir haber hizbullahın celladı 12 yıl sonra yakalandı konya da diye... şiddet yeter neler yaşadık yahu anlatmaya yer mi yeter çok çektik artık yeter... Yazan : yalçın soysevinç unutmamak doğrusu diyarbakır zındanında yaşananları okurken bile dehşete düşüyorum.sorgulanması gereken şey o uygulamaların cezaevi yönetiminin yaptığı, yoksa genel bir yöntemmi olduğunun açığa çıkarılmalıdır.ve sorumluları mutlaka cezalandırılmalıdır.tarihe kara bir leke olarak geçen diyarbakır zındanındaki işkenceleri kürtler bir an bile aklından çıkarmamalıdır.işkencecileri nefretle lanetliyorum. Yazan : isyan
bu yazıyı okududktna sonra isyan etmeyeen yada hala hayatına kafasındaki tabularla hareket eden warsa diicek bişiim yok.kürtler yüzyıllardır hep acı çekti we yıldırılmaya calısıldı .hergecen gün işkencenin imhanın dozu artırıldı.sn miroğlunun we onun gibi binlerce katledilen yutrseverin yasadıklarnın yüzde birini hangi türk yasadı yada yasaydı onlarda kemal pir gibi duran kalkan gibi akın birdal wede ufuk uras gibi mücadeleye girişmzmzmiydi.peki neden hala kürtlerin isyan etmesi baskaldırması yersiz görünüor. siyasete aldnızıda bizmi girmedik yıllar önce girdikte barındırdınızmı ne yapmamız beklenior hala daglara cıktık silahı aldık elimize gelmeyin üstümüze dedik bizde insanız allah için gelmeyin dedik ki ölmeyesiniz.halkımız için topragımıza ypara yatırdık faili meçhule gittik.halkımız için siaysete girdik faili meçhule gittik.kürdüz insanız hak dedik faili meçhule gittik.bu saatten sonra taviz yok.özgürlük Yazan : Hafızana Sağlık
Sayın Miroğlu, Aradan çok uzun zaman geçti. Hafizanızda kalanları kaleme alıp (Bir kitapta) yazmış olmanız çok güzel. O Zülmü birlikte yaşadık ama beni şaşırtan anlatılanlara insanların duyduğu kuşku. Acaba ? diyorlar. Haklılar. Çünkü akla ve hayale sığmaz şeylerdi yaşadıklarımız. Kalemine ve hafızana sağlık. Bu vesileyle dostce selamlar... Yazan : Ali Çetinkaya Yüzleşmenin zamanıdır
Böyle bir vahşete olsa olsa korku filmlerinde rastlanabileceğini düşünebiliriz. Fakat tarih bunun gerçek örnekleriyle doludur.Diyarbakırda sadizmin bütün iğrençliklerinin denendiği bu insanlık dışı vahşet de tarihten bir kesittir.İnsan denen varlığın nasıl bir canavara dönüşebildiğinin ibret dolu öykülerini barındırır.Peki bundan yeterince ders çıkarabiliyor muyuz? Bu trajediyi yaşamış toplumlar bu insanlık ayıplarını,bu kara lekeleri kısmen silebildiler;toplumsal dönüşüm sağlayarak bu acıları geride bıraktılar.Peki ya bizler? Bizler o vahşetin aktörlerini daha itibarlı yerlere getirerek o karanlık dünya üzerine bir dünya kurmadık mı?Onlar parlamentodalar,Marmariste rasim çizerek günlerini gün ediyorlar ve hâlâ birileri onlarla gurur duymaya devam ediyor. Bu karanlık geçmişle yüzleşmediğimiz sürece aydınlığa nasıl erişeceğiz? |