| Ali Sirmen: Unutalım |
|
|
|
|
Anımsarsınız Türkiye’nin bir nevi uygulamalı sanat merkezi haline gelmiş olan ve birçok dünya çapında ün yapmış sanatçımıza kucak açan Sultanahmet Cezaevi beş yıldızlı otele dönüştürülmüştü. 12 Mart döneminde benim de birkaç ay tutuklu kaldığım 12 Eylül’de de DİSK davası tutuklularını barındırmış olan Davutpaşa Kışlası da birkaç yıl önce Marmara Üniversitesi’ne tahsis edilmişti. Bu uygulamalar konusunda tek itiraz Sultanahmet’in sanat ve kültür evine dönüştürülmesinin daha doğru olacağıdır. Gerçekten de Sultanahmet’in koridorlarında, odalarında nice sanatçının ayak izlerini biraz dikkatle bakarsanız görebilirsiniz. Ama para egemenliği döneminde beş yıldızlı otelin getirisi yanında sanat ve kültür evini kim düşünür? Diyarbakır Cezaevi ise bütün benzerleri içinde zulmün doruğa çıktığı mekândır. Düş gücünün sınırlarını zorlayan zulüm ve işkence ters tepmiş ve o meşum mekân bir süre sonra PKK eğitim kampına dönüşmüştür. İsyanya’da ünlü bir deyim vardır. “ETA’nın gerçek kurucusu Franco’dur” derler. Bununla baskı ve zulmün amaçlarının tam tersine sonuç verdiği anlatılmak istenmektedir. Bu mantıktan yola çıkarak biz de “PKK’ye doğru giden yol Diyarbakır Cezaevi’nin taşlarıyla döşenmiştir” diyebiliriz. Kürt sorunu dediğimiz sorunun demokrasi içinde çözülebileceğine inanmış biri olarak, artık zulüm simgesi haline gelmiş olan Diyarbakır Cezaevi’nin kapatılmasını desteklememem olanaksız. Ben Diyarbakır Cezaevi’ni görmedim. Zulümle Metris’te tanıştım. Ama dolaylı bir Diyarbakır anım var. 12 Eylül döneminde TCK’nin 125. maddesinden yargılanırken Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklu kalan milletvekili Nurettin Yılmaz, aynı zamanda Barış Derneği Davası’na dahil edilince bizlerin yanına Cevizli - Maltepe Zırhlı Tugay Cezaevi’ne nakledildiğinde sevinçten uçuyordu. Orada tutuklu kaldığımız süre içinde hepimizin aksine bir kez bile tahliye talebinde bulunmadı. Bir gün sordum: - Niye tahliye talebinde bulunmuyorsunuz Yılmaz Bey? Yanıtını hiç unutamam: - Diyarbakır’dan sonra burada olmak zaten tahliye gibi bir şey. Sonra buradan tahliye olur da ya oraya gidersem? Ben burada halimden memnunum, bir şey istemem! *** Diyarbakır Cezaevi’nin kapatılmasının simgesel demokratik bir anlamı da olabilir. Ancak, bunun olabilmesi için Diyarbakır devreden çıkarılırken başka nöbetçi “hukuksuzluk odakları” oluşturulmamalıdır. Yani bir zulüm simgesi ortadan kalkarken başka bir köşede başka bir zulüm yuvası geliştirmek tutarlı bir davranış değildir. Unutmayalım ki, birçok kişinin gözünde “Silivri Ceza İnfaz Kampusu” Tayyip’in zulüm yuvasıdır. Herhangi bir yanlış anlaşılmayı daha baştan gidermek için hemen söyleyeyim ki geçenlerde ziyaretine gittiğim dostum Mustafa Balbay kötü muamele ile karşılaşmadığını belirtti. Ama onun bu durumu tabii ki Kuddusi Okkır’ın başına gelenleri unutmamıza ya da görmezden gelmemize neden olmamalıdır. Kaldı ki, zulüm yalnız içerdeki insana nasıl davranıldığına göre değil, ama aynı zamanda o insanın içeriye hangi nedenle girdiğine de bakılarak kararlaştırılacak bir olgudur. Kısacası Diyarbakır Cezaevi’ni medyamızın çok sevdiği deyimle “out” ilan edip devre dışı bırakırken Silivri Kampusu’nu “in” ilan edip baş tacı ederek ülkenin hiçbir yerinde demokrasi çiçeği açtırmak mümkün değildir. Ülkenin kuzeybatısında hukuksuzluğa, adaletsizliğe göz yumup, güneydoğusunda demok-ratik açılım yapmak imkân dışıdır. Güneydoğu için demokratik açılım talep edenlerin, kuzeybatıdaki zulme seyirci kalıp, herhangi bir talepte bulunmamış olmaları da mazeret olamaz. Bu arada, başka bir noktanın da üzerinde durmak zorunlu: Diyarbakır Cezaevi’nin kapatılıp, binanın okul olarak kullanılmasına, geçmişte orada kalıp, zulüm görmüş bazı kişiler itiraz etmişler. Onlar binanın işkence müzesi haline getirilmesini, böylelikle 12 Eylül döneminde yapılanların unutulmamasını istiyorlar. Bu davranış yanlış ve zararlıdır. 12 Eylül’de zarar ve zulüm görmüş insanlar, toplumun birliği, özgürlüğü adına, onları unutup demokrasinin inşasına soyundukları zaman büyümüşlerdir. Şimdi bu görüşe karşı çıkıp da “Evet ama ben daha fazla zulüm gördüm” demenin de anlamı yoktur. Henüz bir “zulmometre” (zulümölçer) icat edilmediğine göre böyle bir ölçüm imkânsızdır. Kaldı ki, barış öfkeler ve kinler üzerine kurulmaz. Uluslar kendi tarihlerine bile çok dikkatle baktıklarında kızacak, kinlenecek şeyler bulabilirler. Ernest Renan, buna örnek olarak bir zamanlar Fransa krallarının ülke birliğini sağlamak için yurdun güney bölümündeki ahalisine nasıl baskı, hatta zulüm yapıldığını gösterir. Toplumsal barış istiyorsak eğer bazı şeyler içimizde taşısak bile, dile getirmeyip, unutacağız. Birlik öfkeleri anımsayarak değil, unutarak sağlanır. Kimsenin şehit anasına “sen evlat acını unut” diye seslenirken ardından da “ama benden Diyarbakır Cezaevi’ndeki zulüm ve işkenceyi unutmamı istemeyin” deme hakkı yoktur." Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Erkek Koğuşları |
| Kadin Koğuşları |