| 12 Eylülde çocuklardık (1) |
|
|
|
|
Her seferinde, hiç bitmeyeceğini düşündüğü iki uzun koridoru geçti. Kapıyı açar açmaz da, gülen gözlere atlayıverdi. Aynı iç kıpırtısıyla, abisinin kucağında içeriye doğru ilerlerken; “Anne koş! Kenan abi geldi!” diye seslendi. Hemen ardından yere inip abisinin iki elini birden tuttu ve “Yine gidecek miyiz” diye heyecanla sordu. O an, annesiyle göz göze geldi. Kocaman yeşil gözlerin onay vermesini bekledi. Beklediği “evet” işareti hemen gelmeyince de ekledi; “Hadi ama, söz vermiştin. Bir daha ki gelişimde gideriz demiştin.” Bu kısacık, “söz vermiştin” cümlesinin ne kadar önemli ve etkili olduğunu biliyordu. Ne diyordu büyükler? Çocukların gelişimi için miymiş neymiş?.. Ne için olduğunu tam olarak hatırlayamıyordu, ama ne kadar önemli olduğunu biliyordu. İzin koparmak için anahtar cümle buydu. Bu da işe yaramazsa azar işiteceğini bile bile, en büyük silahını, gözyaşlarını kullanacaktı. Ama buna gerek kalmayacağını biliyordu. Gün boyu kardeşiyle kavga edip, annelerini üzmemişlerdi çünkü. Bunları düşünürken, birden onay cümlesi, “hadi gelin bakalım civcivler, üstünüzü değiştireyim” şeklinde geldi. Böyle zamanlarda hep “civcivler” diyordu annesi. Yemin etrafında dolanıp duran civcivlere benziyorlarmış. Kapıdan çıkarlarken, annesinin tembihlerini duymaz olmuşlardı artık... “Çok geç kalmayın. Abinizin elini bırakmayın...” O uzun yolu, adımlarını abilerinin adımlarına uydurmaya çalışarak tamamladılar. Nihayet gelmişlerdi. İçeriye girmek için kimlik gerekiyordu. İlk gelişlerinde kimliği yanında olmadığı için giremeyeceğini düşünüp üzülmüştü, ama artık biliyordu ve rahattı... Çocuklardan kimlik istenmiyordu. Abilerinin bir şeyler içme teklifini reddedip koşmaya başladılar. İkisi de salıncaktaki yerlerini bir an önce almak için telaşlıydılar. Akşam olduğu için hiç çocuk kalmamıştı parkta ve bütün oyuncaklar, her yalnız gelişlerinde ortaya çıkardıkları ürkütücü gölgelerini saklamış, onları bekliyor gibiydi. “Hadi Kenan abi. Daha hızlı. Daha hızlı... Korkma düşmem. Gıdıklanana kadar salla Kenan abi...” Gözlerini kapatıp, rüzgarın yüzlerini yalarken bıraktığı hissi daha iyi duymaya çalışıyorlardı. Arada bir gözlerini açıp, Kenan abilerine saati sormayı da ihmal etmiyorlardı. Daha çok kalmak istiyorlardı, ama “mızmızlık yapmak yok”tu. Dönüş saati geldiğinde ağır aksak adımlarla evin yolunu tuttular. Dönüş yoluna girdiklerinde, “Kenan abi gene geliriz di’mi?” şeklindeki sorunun ardından gelen gülümsemeyle gözleri ışıldadı. Bu gülüşün hep çok güzel olduğunu düşünmüştü çünkü. Büyüyünce evleneceği kişi de Kenan abisi gibi gülmeliydi. Tıpkı, bu soruyu her soruşunda gülümsediği gibi. Sıcacık, sevgiyle, samimi ve sabırlı... Sabırlıydı Kenan abisi. Onu saatlerce hiç sıkılmadan sallayabildiğine göre sabırlıydı. Herhalde solcular sabırlı insanlardı. Tıpkı Kenan abisi gibi. O akşam eve döndüklerinde, babası gelmiş, çizgili pijamalarını giymiş televizyon seyrediyordu. Koşup kucağına atladılar, parkta Kenan abileriyle nasıl da “müthiş” eğlendiklerini anlatmak için. Yine keyifli bir akşam başlıyordu. Onların gelişiyle sessizlik bozulmuş, koyu bir sohbete geçilmişti bile. Bir çoğunu anlamasa da, büyüklerin yaptığı konuşmalara kulak misafiri olmak hoşuna gidiyordu. Kardeşi çoktan televizyon karşısındaki yerini almıştı bile. Bu iyi bir şeydi. Çünkü duyduğu kelimeleri ezberleyip, daha sonra kardeşine böbürlenerek aktarabilecekti. O da pencerenin yanındaki yerine yerleşti. Yine kafasında babasının sözleriyle: “Sessiz konuşun, pencereden dinleyebilirler.” Kimin dinleyebileceği konusunda uzun süre kafa yormuş ama bir türlü bulamamıştı. Bu yüzden böyle zamanlarda hep pencere kenarına oturuyordu. Böylece bir gün dinleyen kişileri yakalayabilecekti. Vakit epeyce geç olmuştu, gözlerini açık tutmaya çalışıyor, bir yandan da arada bir dışarıya bakmayı ihmal etmiyordu. Birden bağırmaya başladı: “Geldiler! Baba geldiler! Bizi dinliyorlar! Penceredeler baba!”. Perdeyi çekip, pencereye çıktı. Camın demirlerini sıkıca kavrayıp, kaçan kişinin arkasından bağırmaya başladı: “Kaçıyor baba, kaçıyor!” Sonunda yakalamayı başarmıştı. Uzun süre bu olayın etkisinden kurtulamadı. Evin penceresinde gördüğü yüzün sahibi kimdi diye. O günden sonra da bu konu bir daha konuşulmadı evde. Yaz bitmişti. Evde garip bir hava vardı. Herkes üzgün ve sinirliydi. Babasıyla annesi daha sık, gizli konuşmalar yapmaya başlamıştı. Onlardan gizli konuşulacaksa ve haklarında konuşulacaksa hep Kürtçe kullanılırdı. O sıralar bunu daha sık yapar olmuşlardı. Annesiyle babası böyle gizli konuşmaya başladıkları zaman, bir yandan televizyon seyrediyormuş gibi yapar, bir yandan da ne konuştuklarını anlamaya çalışırdı. Kendileri hakkında konuşmadıklarını hissedebiliyordu. Farklıydı. Kötü bir şeyler oluyordu. Hem artık Kenan abileri de gelmiyordu. Kavga mı etmişlerdi? Küsmüşler miydi? Bilmiyordu ama her “Kenan abi neden hiç gelmiyor” diye sorduğunda yanıt alamadığını biliyordu. Ve bu can sıkıcıydı. Sonunda, kendilerinden bir şeyler gizlendiğini ve bunun ne olduğunu söylemeyeceklerini anlayıp, için için üzülse de, Kenan abisi hakkında sorular sormaktan vazgeçti. Bir akşam, kardeşiyle oyun oynuyorlardı. Birden duyduğu isimle irkildi. “Kenan” demişlerdi. Kesinlikle “Kenan” demişlerdi. Yanılmıyordu. Oyununa devam edip konuşulanlara tüm dikkatiyle kulak kabarttı. Kenan abisinin babası varmış. İşçiymiş. Hem de çok yaşlıymış. Tabutun kapağını açmak istemiş ama izin vermemişler. Göstermemişler oğlunu. O da bayılmış. Oğlunu son bir defa görmek istemiş, ama bırakmamışlar. Kimse gitmemiş cenazeye. Herkes korkuyormuş. Kimse yüzünü hatırlamayacakmış. Bir tek fotoğrafı bile yokmuş. Elektrik vermişler. Sonra da su içirmişler. Elektrik verdikten sonra hiç su içirilir miymiş? Kenan abisini elektrik çarpmış. Artık yokmuş. Bir daha gelmeyecekmiş. Salıncak da yokmuş artık. Yıldızlar da. Rüzgar da öyle esmeyecekmiş bir daha yüzünde. Artık kimse öyle güzel gülmeyecekmiş ona. Sıcacık, ışıl ışıl, gıdıklar gibi... Yıllar süren çabaları, Kenan abisinin bir tek fotoğrafına bile ulaşmasını sağlayamadı. Ama gülüşünü bırakmıştı ya giderken... KENAN GÜRSEY** 1956 yılında Diyarbakır’da doğdu. Bir işçi ailesinin çocuğuydu. İlk, orta ve lise öğrenimini Diyarbakır’da yaptı. Sendikal alanda çalışmalar yürüttü. 1979’da tutuklandı ve bir yıl cezaevinde kaldı. 12 Eylül’den sonra, 1 Aralık 1980’de Mardin’de gözaltına alındı. Gördüğü ağır işkenceler sonucu 3 Aralık 1980’de öldü. 4 Aralık 1980 tarihli otopsi raporunda şunlar yazılıydı: “Her iki bacağın dış yüzeylerinde dizden kalçaya kadar olan kısımlarında, bacakların dış yüzeylerini tamamen kaplamış vaziyette yaygın morartı ve ekimoz, bacakların ön yüzünde diz ve ayak bilekleri arasında keza yaygın morluk ve ekimozla ayrıca sol bacakta dört adet, sağ bacakta diz hizasına rastlayan dış yüzünde göz merceği büyüklüğünde darp izleri ve her ayakta şişlik tarzında ödem, omuzun arka nahiyesinde iki adet yirmi beş kuruş cesametinde ekimoz, sol meme hattı üzerinde on ikinci kosta üzerinde göz merceği büyüklüğünde ekimoz... Baş açıldığında her iki partayal kemik arka kısım okipital kemiğin üst kısmındaki adalelerde hafif ekimoz olduğu... Her iki hemisferi üst arka kısmında meninks altında pıhtı şeklinde 3x4 cm ebatında kan pıhtısı, göğüs açıldığında sternomun orta kısmında adalelerin üzerinde 4x5 cm ebadında ekimoz olduğu. Her iki akciğerin alt lop arka ve alt kısımlarında ekimoz ve buna bağlı ödem görüldüğü, lamber bölge ve bacaklara yapılan derin şoklarla morartıların ekimoz olduğu anlaşılmış...” Bu rapora rağmen, Avni Karabaş, Enver Köse, Ali Demirtaş, Hilmi Özer, Akın Küçük, Cemalettin Erkin ve Kadir Hayta hakkında açılan dava “sanıkların suçu işledikleri konusunda yeterli ve inandırıcı deliller elde edilemediği” gerekçesiyle beraatla sonuçlandı. Askeri Yargıtay beraat kararını onayladı. * Yeni Türkü ** Kenan Gürsey ile ilgili bilgi, 1997’de, “Unutulmasınlar” adlı kitapta bulunmuştur.
1997 İSTANBUL |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Erkek Koğuşları |
| Kadin Koğuşları |