Yaşayanlar Anlatiyor
Diyarbekir Zındanında Kadın Olmak - I.Bölüm | Diyarbekir Zındanında Kadın Olmak - I.Bölüm |
|
|
|
|
www.gelawej.org'dan aktarılmıştır. Diyarbekir Zındanında Kadın Olmak - I.Bölüm Yazilanlari okuyunca Diyarbekir zindaniyla ilgili tanikliklara ben de katkida bulunma ihtiyaci hissettim. Bunlari kismen de olsa okurlarla paylasmak istiyorum. Diyarbekir 5 No'lu zindaninda vahset günlerinin kadin taniklarindan biriyim. O zaman 20 yasinda bir gençkizdim. Diyarbekir zindani vahsetiyle ilgili bir çok kitap yazildi. Okuyabildigim kadariyla bunlarin hepsi erkek tutsaklar tarafindan kaleme alinmisti. TC'nin zindan politikasi ve uygulamalari anlatilirken kadinlar kogusuna fazla yer verilmedi. O dönemin bilinmesi, gerçeklerin gün yüzüne çikarilarak TC'nin teshir edilmesi ancak, o dönemlerde tutsak olan kadin arkadaslarin anlatimlariyla mümkün. Aradan 23 yil geçse de Diyarbekir zindani hayatimizin önemli bir parçasini olusturuyor. O dönemde tutsak düsen bütün kadin arkadaslara çagrimdir. Esat Oktay ve Diyarbekir zindanini, kadin olarak yasadiklarimizi, kamuoyuna duyurmak önümüzde bir borç olarak duruyor... 17 nisan 1980 tarihinde, Ankara Gazi Üniversitesinde ögrenci iken 7 arkadasimla birlikte Ankara Siyasi polisi tarafindan gözaltina alinmistim. Alindigimizin 2. günü arkadasimiz Yasar Gündogdu, sorgu sirasinda iskenceci polisler tarafindan beyni parçalanarak katledildi. (Bu cinayetle ilgili tanikligimi içeren bir yazi Sterka Rizgari dergisi, Nasname ve Gelawej sitelerinde yayinlandi.[1]) Uzun süren gözaltindan sonra tutuklanarak Ankara Mamak Askeri Ceza ve tutukevine götürüldüm. 12 Eylül cuntasini Mamak Askeri Cezaevindeyken karsiladim. (Burada yasadiklarimiz da ayri hikaye...) bir yil Mamak'ta kaldiktan sonra 1981 yilinin bahar aylarinda -sanirim Mayis- bir gün, sabahin erken saatlerinde içi bomba ve silah dolu bir askeri uçakta, ellerimiz yanimizdaki arkadasla kelepçeli, ayaklarimiza zincir baglanmis bir halde; konusmak, tuvalete gitmek, isaretlesmek, yemek-içmek yasak, kafamiz karsiya dik bakan bir sekilde saatler süren yolculuktan sonra gece Diyarbekir'e ulastik.. Askeri bir cip bizi alarak cezaevine götürdü. Arabadan iner inmez sanki üst düzey bir komutani karsiliyorlarmis gibi onlarca asker tarafindan etrafimiz sarildi. Dis bölük erlerin ellerinde namlulari bize çevrilmis agir silahlar, digerlerinde ise cop olan iri kiyim askerler hemen komutlara basladilar. "Saga sola bakma! Tek sira ol! Konusma! Basini kaldirma!.." Bir kaç basamakli bir merdivenden çiktiktan sonra cezaevinin içine girdik. Bütün duvarlar Mustafa Kemal ve Kenan Evren'in resimleri, sözleri, irkçi sloganlar ve Türk bayraklari ile donatilmisti. Yüzlerimiz duvara dönük sekilde bekletilirken insan azmani askerler, Mamak'tan gelen "azili teröristler"i görmek için egilip yüzümüze bakiyor aralarinda "bunlar mi ulan Mamak teröristleri" diyor ve itisiyorlardi. Bir köpek sesinin duyulmasiyla askerlerin hazir ol vaziyetine geçtiklerini hissettim. Yüzümüz duvara dönük oldugu için gelenleri göremiyorduk. Ayni anda sesini duydugumuz köpek ben ve diger kadin arkadasimin (Nuriye Palali) yanina sokulup sagimizi, solumuzu uzunca kokladiktan sonra hirlamaya basladi, arkamiza geçip burnunu makatimizi sokarak hirlamasini yükseltti. Nuriye ile korkudan buz kesilmistik. Koklama ve hirlama yarim saat kadar sürdü. Nihayet, "Co, kizim buraya gel!" uyarisiyla köpek arkamizdan ayrildi. Bir askerin "Sola dön!" komutuyla yüzümüzü döndük ve alayli bir gülümsemeyle "Hos geldiniz" diyen Cezaevi Iç Emniyet Amiri Yzb.Esat Oktay, iskenceci ekibi ve meshur köpegi Co ile karsilastik. Esat Oktay bize hitap ederek, "Kizlar aybasi mi oluyorsunuz, bakin benim kizim hemen kokuyu aldi" diyerek konusmasini sürdürdü. Korku ve utandirilmaktan kipkirmizi olmustuk. Gerçektende ben de Nuriye'de adet oluyorduk ve Co kan kokusuna gelmisti. Askerler, kendimizle getirdigimiz bir kaç parça esyamizi didik didik ararken, biz de hazir ol vaziyetinde Esat Oktay'in emirlerini dinliyorduk. "Burasi Diyarbakir cezaevi, burada Allah benim. Hepiniz dediklerimi yapmak zorundasiniz. Ben burayi hizaya sokmak için gönüllü geldim. Benim oldugum cezaevinde kus bile uçamaz, buradaki bütün kurallara sizden öncekiler uydugu gibi sizler de uyacaksiniz......" diye uzun uzun talimatlarini anlatmaya koyuldu. Sira kimlik tespitine gelmisti. Benim Mus'lu oldugumu ögrenince -ayni davadan yargilandigim Mümtaz Kotan, Serafettin Kaya ve Rusen Arslan'in da orada olduklarini ve bütün yaptirimlari yerine getirdiklerini anlatarak üzerimizde psikolojik baski kurmaya çalisiyordu. Biz zaten birçok arkadasimizin orada oldugunu biliyorduk. Bir ara "Avukatin Seref su an sampuanli ve televizyonlu odada, siz de öyle bir odada kalmak ister misiniz?" diye alayli alayli sordu. Bunun ne anlama geldigini o zaman kavrayamamistim, zaten cevap verme hakkimiz da yoktu. Sonradan ögrendik ki "sampuanli odadan" kastettigi sey zemini bok ve pislik dolu hücrelermis: "Televizyonlu oda" ise hem bu hücrelerde kalip, hem de iskence edilenlerin seyrettirilmesine verilen isimmis!.. (Yillar sonra Seref Abi ile sohbet ettigimde, gerçekten de o tarihte boklu hücrede tutuldugunu anlatti. Bunu Diyarbakir zindanini anlatan kitabinda ve baska söylesilerinde de anlatmisti.)[2] E.Oktay nutkunu bitirdikten sonra ekibine "gerekli yere götürün ve iyi agirlayin, biraz sonra gelecegim" diye emir verip ayrildi. Onun gitmesiyle, askerlerin her bir yandan tekme-tokat vurmalari bir oldu. Birden "Soyunun ulan!" sesini duyduk. Hiç birimiz soyunmayinca iyice hirçinlasip, her birimizi 15-20 kadar asker aralarina alip bütün güçleriyle vurmaya basladilar. Dayak sirasinda bir arkadasimizin kulagi patladi (Süleyman Petekkaya), her yani kan içindeydi, ama askerler için bu bir sey ifade etmiyordu. Erkek arkadaslarin üstlerini yirtarak çikardilar, sira donlarini çikarmaya gelmisti. Bizim dayak faslimiz devam ederken, bir yandan da güzel bulduklari yanlarimizin hoslarina gittiklerini söylüyorlar, lafla sarkintilik ediyorlardi. Sonuçta biz de -iki kadin- kazaklarimizi çikardik. Iç çamasirlarimizi da -atlet ve sütyenleri- çikarmamizi istediler, çikarmadik. Kendileri yirtarak çikardilar, gögüslerimiz ortaya firladi. Sözüm ona vücudumuzda yara izleri var mi diye bakip tutanaga geçeceklermis. Benim gögsümün ortasinda küçüklükten kalma kedi tirmigi izi vardi. Bu onlar için bir malzeme oldu ve istedikleri elle sarkintiligi yaptilar. Begendikleri yanlarimizi ifade ediyor, "senin memelerin onunkinden güzel, senin ki küçük, seninkinin uçlari daha seksi vs" gibi sözlü sarkintilik yaparak "tutanak" islemini bitirdiler. 3 saate yakin arama ve kayit adi altinda yaptiklari iskenceden sonra biz iki kadini diger arkadaslarimizdan ayirip bir hücreye götürdüler. Kisa bir süre sonra E.Oktay tekrar geldi. "Odanizi begendiniz mi, isterseniz sizi avukatlariniz gibi sampuanli odaya da gönderebiliriz. Bu gece burada kalin sonra oraya gönderirim. Sizin namusunuz ben ve askerlerimden sorulur. Askerlerimin size karsi bir yanlisini görürseniz bana söyleyin. Askerlerim yanlis bir sey yapmaz, ben ne dersem onu yaparlar. Biz hepimiz namuslu, evli, çocuk sahibi erkekleriz......." le baslayip saatler süren bir nutuk çekti bize. Konusmasindan sonra askerlere hitaben "Ne yapacaginizi biliyorsunuz.." diyerek hücreden ayrildi. E.Oktay'in hücreden ayrilmasiyla, ellerinde kalin kalaslarla iskenceci ekibi, Kara Bela, Laz Mevlüt, Ömer Çavus, Posta Eyüp, Horoz adlarindaki azili gardiyanlar onun yerini aldi. Bize akillarina ne gelirse, yiginla abuk-sabuk sorular sorup, cevabini begenmediklerine "olmadi" deyip, ceza olarak her defasinda ellerimize coplarla her bir elimize en az yirmiser defa vuruyorlardi. Bu kez baska bir gardiyan "yine olmadi kiz, amina koydugum" diyerek falakaya çekiyordu.. Ilerleyen saat karsisinda uykusuz kalinca iyice kudurmuslardi. Sabaha kadar falaka, dayak devam etti. Ellerimiz ayaklarimiz mosmor kesilmisti, acidan-sizidan bagiriyorduk. Gün agardiginda, ekibin basi Kara Bela, "Havalandirmaya çikan kogusla konusursaniz aminizi sikerim, konusmak, isaretlesmek, cama çikmak, yemek, içmek, tuvalete gitmek, volta atmak yasak, bunlara uymazsaniz buradan cesetleriniz çikar. Biz sik sik gelecegiz caniniz sikilmaz" talimatini verip toplu halde çekip gittiler. 15 gün boyunca bu hücrelerde kaldik. Her aksam ve sabah sayimlarinda mutlaka dayak yedik. Her sey yasakti, yemek, içmek, tuvalete çikmak, konusmak. Akliniza ne gelirse.. Sadece kendimize ve baskalarina dayak atilacagi anlari beklemekle geçen günler.. Daha sonra bizi tecrit kogusuna verdiler. Burada yemek, içmek, volta atmak, tuvalete çikmak serbest, fakat havalandirma, konusmak, ranzalarin üstüne çikmak yasakti.15 günde burada kaldiktan sonra kadinlar kogusuna verildik. Ve artik biz de tüm tutsaklar gibi dayagi, falakayi, hakareti, iskenceyi hayatimizin dogal bir parçasi olarak algilamaya baslamistik. Kadinlar kogusu Biz kadinlar yasamin hiç bir alaninda erkeklerle esit haklara sahip olmazken, Diyarbekir zindaninda her anlamda esitlige sahiptik. Iskencede, hücrede, tekmilde, askeri egitimde, sürünmede, sinav çekmede ve diger ne varsa!. Yani erkek koguslarinda uygulanan bütün iskenceler biz kadinlar içinde geçerliydi. Hatta fazlasi var, eksigi yoktu. Örnegin Türk Anayasasina göre kadinlar askerlik yapamazdi. Ama biz Diyarbekir'de yillarca, bir askeri kislada bir erin yaptigi ne varsa hepsini yaptik. Yemek duasindan nöbete, nazari ve ameli egitimden sürünmeye, tekmil vermeden künye okumaya, sinav çekmeden, defalarca otur-kalkmalara, askeri marslarin her gün, her saat okunmasina, mintika temizliginden, günde üç ögün sayimlarina vs kadar. Iki kisinin yan yana gelip bir laf etmesi kesinlikle yasakti. Yanindaki ister anan, ister bacin veya baska bir yakinin olsun fark etmiyordu. Konustugumuzu yakaladiklari an, saat kaç olursa olsun iskenceci manga kogusa gelip hepimizi falaka ve sira dayagina çekerdi. 25 kisilik kogusta 75 kisi kaliyorduk. Ikiser kisi ranzalarda, geri kalanlar tek battaniye ile yerlerde ranzalarin arasinda yatiyorduk. Beton zemin kadinlardan görünmüyordu. Her kogus duvarinda -iç koridora bakan kisimda- 6'sar küçük mazgal ve bunlarin üzerinde üç üstten, üç tane altan olmak üzere 6 gözetleme deligi bulunuyordu. 24 saat bu mazgallardan gözetleniyorduk.Askerler istedikleri saatte bu mazgal deliklerinden bizleri izleyebiliyorlardi. Bir ay sürekli dayak ile geçen hücre ve tecrit cezasi bitiminden sonra ilk kogusa çikarilisimizda bellegime kazinan bu mazgallar olmustu. Uyurken hepimizin yüzü mazgallara dönük, saga-sola dönmek yasak ve sirt üstü yatmak zorundaydik. Öyle ki, asker bizi görmek istediginde direkt yüzümüzle karsilasabilmeliydi. Benim yatak arkadasim PKK davasindan yargilanan ve agir cezaya çarptirilan Sakine Cansiz (Polat) arkadasti. Yat emri verildiginde Sakine'yle, ara ranzalara geçip pijamalarimizi giyinirken bana, yavasça nasil yatmam gerektigini anlatti, uyumak üzere yatagimiza geçtik. Battaniyeyi yariya kadar agzima dogru çektim. Belki nefesimin sicakligiyla uyurum diye. Gözlerim kapali ama ne mümkün uyku gözümü tutmuyor. Sikintidan terlemistim. Bir an gözlerimi açtigimda karsimda iki iri mavi gözle karsilastim. Kendinden geçmis, çok korkunç bakiyordu bu gözler. Hemen battaniyeyi basimin sonuna kadar çektim. Korkmus, irkilmistim. Battaniyenin altindayken, yillar önce okudugum Haydari Kamp'i isimli roman aklima geldi. Roman, Yunanistan Albaylar Cuntasi döneminde politik bir tutsagin yasadigi iskence ve tutsak günlerini; bir gece iskence sonrasinda bitkin düsmüs sekilde hücresinde uyurken birden uyandiginda kendisini izleyen mavi gözlerle karsilastigi ani ve hissettiklerini anlatiyordu. Kitabi okurken oldukça etkilenmistim. Yillar sonra çok benzer bir ani yasamak hem ürkütücü, hem de ilginç gelmisti... O gece gözlerim kapali ama, hiç uyumadan; gardiyanin "sabah çorbasi al!" komutuyla yataktan firlamistik... Diyarbekir'de adet görmek bir iskence idi.... Her kadinin dogalligindan kaynaklanan aylik adet görme, bizlerde bir iskence halini almisti. Çogu arkadas stresten adet olamiyor, bunun yarattigi bir takim hastaliklar yasiyorlardi. Asiri sinir, sismanlik, terleme vs. Adet görenlerimiz ise, keske biz de olmasaydik diye her ay neredeyse dua ediyorduk. Çünkü kogusta pamuk, bez, orkit gibi korunmaya yönelik malzemeleri bulundurmak yasakti. Kanamasi olan arkadas ya direkt kendi, ya da kogus sorumlusuna haber verir, o da gardiyani çagirip tekmil vererek bir miktar pamuk alirdik. Tekmili söyle verirdik; "Nuran Çamli, 1961, Mus dogumlu. Kanamam var, pamuk alabilir miyim komutanim?" Gardiyan ne için pamuk istedigimizi bilmesine ragmen, igrenç duygularini kabartip, agzindan köpükler saçarak, "Niye istiyorsun agzuna suçtugum, olmadi hele bir daha de!" diyerek defalarca tekrarlatirdi. Eger vermek niyetinde ise "tamam anlasildi" der, niyeti vermek degilse "olmaz, ben mi dedim gan gelsin" diye alay ederdi. Sonuçta pamuk gelirdi. Pamugu isteyen arkadasi çagirir, üzerine firlatirdi. Yaninda iskenceci ekipten bazilarini da getirir onlarinda bizimle alay etmesini saglardi. Vücut temizligi için de yine ayni tekmili verir, agda istegimizi açiklardik. Gardiyanin tavri ve yaniti ayni olurdu. Ki bu talebimiz "lüks" sayilir, kolay kolay karsilanmazdi. Gardiyana tekmil vermeden, oldugumuz yerden ayrilmak yasakti. Nereye gidersek gidelim -tuvalete, mutfaga, koridora vs- izin almak zorundaydik. Tekmil vererek gittigimiz gibi, geri döndügümüzde de tekmil vererek yerimize geçmek mecburiydi. Örnegin, adet günlerimizde kirli pamuklari atmak tam bir iskenceydi.. Kosar adimlarla gardiyanin yanina gider, hazir ol vaziyetine geçer, künye okuduktan sonra "Elimdeki çöpü atabilir miyim komutanim" derdik. Aramizda söyle bir diyalog geçerdi; "-Ne çöpüdür, agzuna suçtugum?!" "-Kirli pamuk komutanim!". "-Kirli pampug nedir galtax?!" "-Kanamam vardi onun pamugu komutanim!" "-Neren ganadi, agzuna suçtugum?!" Buna yanit vermez, kafamiz dik ve karsiya bakar vaziyette çöpü atmak için izin çikmasini beklerdik. Gardiyan histerik duygularini giderdikten sonra "-At agzuna suçtugum!" diyerek izin verirdi. Kosar adimlarla çöpü atip gelir, tekrar tekmil verirdik; "-Çöpü attim komutanim, yerime geçebilir miyim?" "-Ne pox yemeye yerine geçecaxsan, agzuna siçtugum, cezalisan!" Bütün amaci bizleri saatlerce karsisinda tutup, vücudumuzu izleyerek, igrenç duygularini tatmin etmekti. Bize, isimlerimizle degil,"kaltak - agzina siçtigim - kapatma- orospu" diye hitap ederdi/edilirdi. Kogus Sorumlulugu Biz Diyarbekir'e gelisimizde kogus sorumlulugunu PKK davasindan Gönül Atay isimli arkadasimiz yapiyordu. Daha sonra ayni davadan yargilanan Aliye Saruhan, ondan sonra ise ben yaptim. Kogus sorumlulugu E.Oktay tarafindan tayin ediliyordu. Gidisimizin üzerinden bir kaç ay geçmisti. Bir gün kogusa geldiginde hepimiz içtima düzeninde iken, "bundan sonra kogus sorumlunuz Nuran"dir demisti. Sasirmistik. Neye göre tayin ediyordu bilmiyorduk. Kogus sorumlusu, kogusun tümünden sorumlu tutuluyor, güya askeri kurallara göre, tutsaklar üzerinde askeri hiyerarsi uygulamis oluyorlardi. Kogus sorumlulugu bizim açimizdan önemli bir isleve sahipti, önemsiyorduk. Idarenin bütün amaci her birimizi tek tek muhatap alip, az da olsa aramizdaki birlikteligi bozmak, özellikle genç arkadaslardan ispiyoncu tipler olusturmakti. Günlük karavana alimlarinda, revire gidislerde, koridorlari yikamada, kantin alisinda, nöbette, su ve çay alimlarinda gardiyan o günkü nöbetçiyi yalniz götürürdü. Bizler olasi bir olumsuzlugu ve sarkintiligi önlemek için gidenin yaninda mutlaka kogus sorumlusunun da bulunmasinda israr ediyorduk. Genellikle uygulanirdi bu. Hafta basi ve hafta sonu koridor temizligi yapmak zorunluydu. Gardiyan, bazen gözüne kestirdigi genç arkadaslarimizi çagirir, biz -ben, sakine, cahide, gönül, aysel- onlar temiz yikamiyorlar, biz yikiyalim diyerek her seferinde mutlaka içimizden en az 3 kisinin yer almasini saglardik. Tabii canimizda çikardi. Büyük varillerde 2.kata su tasimak bir felaketti. Bidonlar naylondu ve hep ellerimizi kesiyordu. Buna ragmen gönüllü olarak çogunlukla biz islere kostururduk. (Devamina bakiniz II.Bölüm)
-------------------------------------------------------------------------------- [1] Ser Verip Sir Vermeyen Bir Yigit: Yasar Gündogdu, Sterka Rizgari. S.18, s.90-94, Haziran 2000, Istanbul [2] Serafettin Kaya, "Diyarbakir'da Iskence", Halk Yayinlari, 1982, Almanya ayrica Karaman Yavuz'un ZDF Televizyonu için çektigi "Diyarbakir-Hukukçulugumdan Utaniyorum" adli Serefettin Kaya ve Rusen Arslan'la Diyarbekir Cezaevi üzerine yapilan dökümanter film: Regie: Karaman Yavuz, " Diyarbakir- Ich schäme mich, ein Jurist zu sein", Deutschland/Turkei, 1994 |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Erkek Koğuşları |
| Kadin Koğuşları |